Dedikodu; ilk bakışta masum bir sohbet gibi görünür. “Ben sadece duydum”, “Ben demedim, falanca dedi” diye başlayan cümleler, çoğu zaman bir insanın onurunu, emeğini, itibarını yaralar. Kimi zaman bir aileyi dağıtır, kimi zaman bir dostluğu bitirir, kimi zaman da bir insanın yıllarca verdiği emeği bir çırpıda siler.
Oysa dudaklarını dedikoduya kapatan insan, aslında sadece başkasını değil, kendisini de korur. Çünkü ağızdan çıkan her söz, önce sahibini şekillendirir. Söz, insanın aynasıdır. Dil, kalbin tercümanıdır. Kalbinde kir olmayanın dili de temiz olur.
Bu çağda en zor olan şey, konuşmak değil; konuşmamaktır. En kolay olan şey, birinin arkasından bir şey söylemektir. Zor olan ise yüzüne karşı hakkı ve hakikati dile getirebilmektir. Dedikodu cesaret işi değildir; çoğu zaman korkunun, kıskançlığın ve eksikliğin dışa vurumudur. Cesaret ise susabilmektir. Hele ki konuşacak çok şeyin varken susmak…
Toplumun huzuru da buradan başlar. Mahalle aralarında, iş yerlerinde, siyaset kulislerinde, sosyal medyada… Bir kıvılcım gibi yayılan sözler, yangına dönüşebilir. O yangının dumanı sadece hedef alınanı değil, ateşi yakanı da boğar. Çünkü güven bir kez sarsıldı mı, tamiri yıllar alır.
Oysa dudaklarını dedikoduya kapatan insanın yüzü gerçekten güzelleşir. Çünkü yüz, iç dünyayı yansıtır. İçinde kin, haset ve iftira olmayan bir kalbin nuru yüze vurur. Sözü de lezzetlenir. Çünkü az konuşan ama doğru konuşan insanın her kelimesi kıymetlidir. Onun sözü aranır, dinlenir, değer görür.
Belki de bu zamanda en büyük devrim, dili terbiye etmektir. Her duyduğumuzu aktarmamak, her bildiğimizi söylememek, her gördüğümüzü yorumlamamak… Biraz sükût, biraz sabır, biraz da vicdan…
Unutmayalım; dedikodu geçici bir haz, kalıcı bir vebaldir. Susmak ise bazen en güçlü sözdür.
Hele hele bu zamanda… Dudağını dedikoduya kapatanın yüzü güzelleşir, sözü ise gerçekten lezzetlenir.