Diyadin gibi küçük yerlerde bu durum daha da belirgin hale geliyor. Çünkü herkes birbirini tanıyor, herkes bir şekilde aynı ortamda karşılaşıyor. Bu da eleştiriyi zorlaştırıyor. Bir sorun dile getirildiğinde, meseleye çözüm aramak yerine, “kim söyledi” tartışması başlıyor. Halbuki önemli olan söyleyen değil, söylenenin doğru olup olmadığıdır.
Bugün Diyadin’de bir eksiklik dile getirildiğinde, bazıları bunu kişisel algılıyor. Oysa bir yol bozuksa, bu gerçektir. Bir hizmet aksıyorsa, bu bir eleştiridir ve dile getirilmelidir. Bir vatandaş mağduriyet yaşıyorsa, bunu yazmak kimseye karşı olmak değil; aksine toplumun yararına bir sorumluluktur. Çünkü konuşulmayan sorun büyür, görmezden gelinen eksiklik kronikleşir.
Bizim derdimiz birilerinin duymak istediğini söylemek değil. Alkış almak için yazmak hiç değil. Eğer öyle olsaydı, sadece güzel sözler kurar, hiçbir soruna değinmeden geçerdik. Ama bu, Diyadin’e fayda sağlamaz. Gerçek fayda, doğruyu söylemekten geçer. Bazen rahatsız edici de olsa, bazen tepki çekse de doğruyu yazmak gerekir.
Bu yüzden kimse boşuna “atar” yapmasın, trip atmasın. Eleştiri, düşmanlık değildir. Tam tersine, bir yere değer vermenin en açık göstergesidir. Diyadin’i önemsiyoruz ki eksiklerini yazıyoruz. Diyadin’i seviyoruz ki sorunlarını dile getiriyoruz. Çünkü susmak kolaydır; zor olan, doğru bildiğini söylemektir.
Unutulmamalıdır ki doğruyu söyleyenler çoğu zaman yalnız kalır. Ama zaman geçtikçe, o doğruların değeri daha iyi anlaşılır. Diyadin’in de ihtiyacı olan şey tam olarak budur: Kırılmadan, darılmadan, kişiselleştirmeden; doğruya kulak vermek.
Biz birilerinin hoşuna gidecek cümleler kurmayacağız. Duyulmak isteneni değil, doğru bildiklerimizi söylemeye devam edeceğiz. Çünkü Diyadin’in gelişmesi, alkışla değil; gerçeklerle mümkün olur.

