Bugün, 6 Şubat 2026 Cuma

Abdullah Ağar


Bir İran Okuması:

Güç, Varlık, Doktrin ve Risk Üzerinden Müzakere mi Tasfiye mi?


İran ile ABD arasında süren müzakere tartışmaları, klasik bir “anlaşma olur mu olmaz mı” sorusunun çok ötesinde. Bu bir nükleer pazarlık değil; bu bir rejim, doktrin ve varlık mücadelesi.

Washington’un masaya koyduğu talepler o kadar ağır ki, paradoksal biçimde savaşı İran açısından daha rasyonel bir seçenek hâline getiriyor. Çünkü ABD’nin İran’dan istediği şey yalnızca zenginleştirilmiş uranyumdan vazgeçmesi değil; İran’ın bütün yayılmacı, caydırıcı ve devrimci güvenlik mimarisini söküp atması.

Görünen talepler teknik:

  • Zenginleştirilmiş uranyumun İran dışına çıkarılması,
  • Uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması,
  • Balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması,
  • Vekil güçlere verilen desteğin kesilmesi,
  • Şii yayılmacı doktrinin sona erdirilmesi,
  • Deniz gerilla harbi anlayışından vazgeçilmesi,
  • “Özgürlük” başlığı altında İran’a özgü bir İran Baharı.

Ama İran bu listenin arka planını çok iyi okuyor.

Bu maddeler, Şii siyasal İslamcı molla-güvenlik devletinin “güç–varlık–iddia” sacayağının çökertilmesi anlamına geliyor. Yani mesele silah değil, rejimin bekası.

Bu yüzden İran açısından tablo net: Müzakere yoluyla tasfiye edilmek mi, yoksa baskı altında, fakirleşmiş, iç çalkantılı da olsa doktriniyle ayakta kalmak mı?

Bu tam anlamıyla bir varlık–yokluk ikilemi.

ABD–İsrail Cephesi: Geleceği Dizayn Etme Hesabı

7 Ekim’den bu yana İsrail ve ABD, “stratejik etkiyle geleceği şekillendirme” anlayışıyla hareket ediyor. Ama hedefleri bire bir örtüşmüyor.

İsrail’in yaklaşımı net: Tam bastırma. İran’ın vekil ağlarını dağıtmak, bölgesel nüfuzunu kırmak, tehdidi kökünden temizlemek.

ABD ise daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya. Çin, Ukrayna, iç siyasi kutuplaşma, seçim baskısı ve Trump’ın kendi iç siyasi riskleri varken; İran’da rejim çökertme operasyonu Washington için aşırı maliyetli ve riskli.

Bu nedenle ABD’nin masasında daha çok şu seçenek duruyor: İran’ı tamamen yok etmek değil, kontrollü biçimde aşağı çekmek.

Çünkü kaosun yayılma riski var. Ve bu kaosun merkezi sanıldığı gibi Tahran değil; Bağdat.

Kritik Eşik: Irak

Irak, İran’ın en kurumsallaşmış vekil ağına sahip olduğu ülke. İran, son Irak seçimlerinden sonra Şii havzada ve devlet mekanizmasında etkisini daha da artırdı. Sadr hareketinin etkisi neredeyse sıfırlandı. Şii milis yapıları artık geçici değil, devletin içine yerleşmiş durumda.

ABD bunu çok iyi biliyor. Irak’ta sert bir kırılma, 2003 sonrası travmayı yeniden üretir:

-Devlet çöküşü,

-Aşiret ve klan savaşları,

-Radikal yapıların boşluğu doldurması,

-Müttefiklerle kriz, Batağa saplanma.

Bu yüzden ABD için “tam bastırma” senaryosu Irak’ı destabilize etmeden mümkün değil. Ama Irak çözülürse, bu çözülme doğrudan İran iç istikrarını da sarsar.

İran da bunun farkında.

Neden Umman? Neden Türkiye Değil?

İran’ın müzakereleri Umman’a taşıma isteği asla duygusal değil; 

tamamen stratejik. Tahran müzakere zemini seçerken üç şeye bakar:

-Algı katsayısı,

-Görünürlük,

-Bölgesel rekabet.

İran, Türkiye’nin jeopolitik ve diplomatik ağırlığını artırmak istemiyor. Türkiye’de yapılacak bir müzakere, hem görünürlüğü artırır hem de Türk ve Arap aktörlerin baskısını beraberinde getirir.

Umman ise sessizdir. Tarafsızdır. Arabuluculuk geçmişi vardır. Sünni–Şii rekabetinin tarafı değildir.

Yani Umman tercihi, gürültü azaltma stratejisinin bir parçasıdır.

Ayrıca İran, Türkiye’yi tamamen tarafsız da görmüyor. Suriye sahasında yaşananlar hâlâ hafızada; “ihanet” suçlaması unutulmuş değil.

Sonuç: Ne Anlaşma, Ne Savaş

ABD ile İran arasında diplomatik bir çözüm zor. Hedefler uyumsuz. Travmalar taze. İsrail–İran doktrin çatışması amansız.

Ama tam savaş da zor. Çünkü iki taraf da nihai kırılmanın maliyetini biliyor.

Bu yüzden kısa vadede en olası senaryo şu: Ne tam anlaşma, ne tam savaş.

Uzatılmış, kontrollü, eşik-altı bir stratejik gerilim.

Kazanmak isteyen kavramlar masada:

-Tasfiye mi?

-Kontrollü düşürme mi?

-Yoksa uzun süreli, düşük yoğunluklu bir gerilim mi?

Şimdilik görünen şu: 2003 travması hem Washington’un hem Tahran’ın hafızasında. Ve “Beled el Nifak ve Şikak” yani Irak, yeniden oyunun merkezine oturuyor.

Geleceği belirleyecek olan da tam olarak burası olacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.