Ne var ki, bu kutsal başlangıcın önüne kimi zaman öyle kalın duvarlar örülüyor ki; sevda nefes alamaz hâle geliyor.
Başlık parası…
Adına kimi yerde “süt parası” deniliyor. Ardından ağır hediyeler, bitmek bilmeyen nişan masrafları, gösteriş uğruna yapılan düğünler…
Bir yuva kurmak, sanki bir ömürlük borcun altına girmekle eş anlamlı hâle getiriliyor.
Eskiden “örf” denilen bazı uygulamalar, bugün “yük” olarak gençlerin omzuna bindirilmektedir. Oysa örf, kolaylaştıran olmalıdır; zorlaştıran değil. Gelenek, huzur getirmelidir; borç değil.
Bugün evlenmek isteyen bir genç, sevdiğine kavuşmanın hayalini kurmak yerine; “Ne kadar borçlanırım?” sorusuyla baş başa kalıyor.
Bir baba, kızını gelin ederken mutluluk gözyaşı dökmek yerine; “İstenenleri nasıl karşılayacağım?” endişesiyle içine kapanıyor.
Bir anne, oğlunu evlendirirken sevinmek yerine; “Bu yükün altından kalkabilecek miyiz?” diye geceleri uykusuz kalıyor.
Hayat pahalılığı almış başını gitmiş… Geçim sıkıntısı her hanede hissedilir olmuş…
Ama biz hâlâ düğün salonlarının ihtişamında, altınların ağırlığında, hediyelerin gösterişinde “mutluluk” arıyoruz.
Oysa mutluluk; borçla alınan bilezikte değil, Birlikte içilen bir bardak çayın huzurundadır.
Daha acısı ise şudur: Batı illerine çalışmaya giden nice genç, bu masrafları karşılayabilmek için yıllarını gurbet elde tüketiyor.
Alın teriyle kazanılan para, bir gecelik düğünde savruluyor. Sonrasında geriye kalan ise; Yorgunluk, borç ve tükenmişlik oluyor.
Nice evlilik, daha başlamadan yıpranıyor.
Nice sevda, hesap kitap arasında eriyip gidiyor.
Çünkü o yuva, sevgiyle değil; borçla kuruluyor.
Peki, sormak gerekmez mi?
Sevginin bedeli olur mu?
Bir kız evladı, altınla mı ölçülür? Bir erkek, borç yükü altında ezilerek mi “yuva kurmuş” sayılır?
Bu soruların cevabı vicdanlarda nettir aslında. Ama ne yazık ki, alışkanlıklar bazen vicdanın sesini bastırır.
Unutulmamalıdır ki; Bir evliliği ayakta tutan ne takıdır ne de gösteriş…
Saygıdır.
Sevgidir.
Anlayıştır.
Eğer bunlar yoksa; en görkemli düğünler bile, sessiz bir çöküşün başlangıcıdır.
Ailelere düşen görev açıktır: Gençlerin önünü açmak… Onları borca değil, huzura yönlendirmek… “
Ne verirlerse alalım” anlayışı yerine, “Yeter ki mutlu olsunlar” diyebilmek…
Asıl zenginlik budur.
Asıl asalet, gençlerin omzuna yük değil; kanat olmaktır.
Toplum olarak artık şu gerçeği görmek zorundayız: Başlık parası adı altında alınan her bedel, bir yuvanın temelinden bir tuğla eksiltir.
Gösteriş için yapılan her harcama, geleceğin huzurundan çalar.
Ve en önemlisi…
Borçla kurulan hiçbir yuva, gerçek anlamda özgür olamaz.
Geliniz…
Sevdayı hesap defterlerinden kurtaralım.
Evliliği bir ticaret değil, bir emanet olarak görelim.
Çocuklarımızı borçla değil, dua ile evlendirelim.
Çünkü en güzel düğün; Gösterişin değil, samimiyetin olduğu düğündür.
En sağlam yuva ise; Altınla değil, gönülle kurulan yuvadır.

